Ben nasıl bu insana dönüştüm?
Bocalıyorum. 21. yüzyılda yaşam savaşı veriyorum. Tehdit de tehlike de benim. Kendimi kendimden koruyamıyorum.
İmdat.
Ben nasıl bu insana dönüştüm?
Bocalıyorum. 21. yüzyılda yaşam savaşı veriyorum. Tehdit de tehlike de benim. Kendimi kendimden koruyamıyorum.
İmdat.
Hayatta bazı dönüm noktaları vardır. Ölümler, kayıplar, yeni bir insan olmanızı sağlayan daha bir sürü şey. 7 Nisan benim için büyük bir dönüm noktası. Artık eski ben değilim. Son bir iki sene zaten kendimi, hayatı, doğrularımı ve yanlışlarımı sorguladığım yıllarken bir günde, sadece ve sadece bir günde değişti her şey. Vay anasını sayın seyirciler. Gerçekten vay anasını...
Şu an, kendimi şu şekilde tanımlayabiliyorum. Umutsuz?
Eskiden mutsuz ama umutlu bir insandım. Geleceğe dair öyle ya da böyle, planlara sahiptim. Şimdiyse aslında mutlu olabileceğim bir hayatım var. İstediğim yerdeyim. Bana prenses gibi davranan, değer veren, ayağıma taş değmesin isteyen insanlar var. Ama mutluyum diyemiyorum. Mutsuzum da diyemiyorum. Olduğu gibi kabul ediyorum hayatı. Ne azına tamah ederim, ne fazlasında gözüm var. Bu, çevremdeki insanlara haksızlık mı bilmiyorum. Neyse ki olduğum gibi kabul ediyorlar beni. Halime şükür.
Yarın Metin amcaya ne anlatacağım, kafamda henüz planlamadım. Kendime zarar verdiğimden bahsetmem gerekiyor sanırım. Tekrarlayacağım bir şey değil aslında ama o anda da aklımda yoktu sonuçta, değil mi? Eh.
Sağlıksız bir insan olmak beni bu kadar yorarken sevdiğim insanlara ne kadar zarar vermeme neden oluyor acaba?
Bundan sonra ara ara yazacağım oraya ya da buraya. İçimden gelmese bile. Yazmazsam sıyıracak noktaya geleceğim, belli.
Sizde ne var ne yok? Umarım her şey yolundadır.. Ramazanı da tüketiyoruz vallahi. Zaman su gibi.
Gecenin şarkısı olsun.
Mermer köprünün tam ortasında durdum. Ağır ağır akan mavi yeşil suyu seyrederken Cassian yanıma geldi. En alttaki dip akıntılarını, tuzlu suyun tatlı suya karışarak yaptığı girdapları, midye bağlamış nehir tabanında sallanan yosunları, kayalara ve çamura su sıçratan minik yaratıkları hissedebiliyordum. Tarquin de bunları hissedebiliyor muydu? Denizin üzerindeki ada sarayında uykuya dalıp balıkların rüyaları arasında yüzüyor muydu?
-Sis ve Öfke Sarayı
24.09.2021...
-23.47-
Dün, kendi paramı kazanmanın zevkini bir kez daha altı saatliğine de olsa tattım. Elli lira elli liradır mantığıyla girip bulaşık yıkadım. İş çıkışı da kendimi yarısından fazlasını harcayarak ödüllendirdim. Boğazıma düşkün olduğum için -aslında keyfime düşkün olduğum için- bir miktar kendimi suçluyorum. Ama olsun.
Şehir değiştireli iki hafta olmuşken hayatımı da yine kendi isteğimle bir miktar değiştirdim. Düzeleceğine inanmadığım bir ilişkiyi tüm risklerine rağmen düzelttim. Hayat bir kumarsa oynamak zorundayım mantığıyla "Bunu kendin istedin, sonu kötü olursa kendin katlanacaksın," cümlesini işittim. Bu kumarda elimi de açık oynuyorum, blöf yok, içimden geleni söylüyorum. Yine de... Manik atak mı geçiriyordum acaba gerekli konuşmaları yaparken diye düşünüyorum şu an. Çünkü insan biraz olsun mantıklı olur. Bakıcaz...
Dünün akşamında güzel bir hamburger yedikten sonra üzerime çift kaban geçirip sahile gittim, saatlerce oturdum, kahve içtim arkadaşımla. Kitaplardan tut şiirlere, ilişkilerden tut fikirlere, ne varsa konuştum. Karşımdaki insanın sakin yapısının da verdiği huzurla "İşte bu yüzden seviyorum farklı insanlar tanımayı," diye geçirdim içimden. Ha bir de, hep aynı tip insanlarla vakit geçirdiğimde hep aynı şeyleri konuşuyorum ve bir süre sonra ne bir gelişim ne bir değişim yaşamadığımdan, sıkılıyorum olan bitenden. Bu memleketin güzel huyları var, insanı depresyona sokmuyor, sıkmıyor. Normal herhangi bir insanın yapması gereken ama Türkiye şartlarında pek bulunmayan bir kibarlıkla karşılaştığımda -mesela günde on tane araba bana kibarca yol verdiğinde- "ULAN MEDENİYET BEĞĞ..." diye bu şehre bağlıyorum durumu. Vay halimize.
Bir yapılacaklar listesi vardı, twitterımda da paylaşmıştım. Birkaçını aradan çıkardım aslında. Bu sabah sabah kahvaltısını börekle hallettim mesela. Böreğe pudra şekeri atma şerefini bana layık gördü grup. Hoşuma gitti, şekerini atması da, sonra onu yemesi de...
Geldiğim ilk birkaç gün içinde yürüyüşümü yaparken yeni salıncaklarda da midem bulanana kadar sallandım sahile doğru zaten.
Deniz kızında kahvaltımı da etmiştim o çok sevdiğim poğaçayla.
Kampımı yaparken okeyin yanına kivi çayımı da içtim. Ekstra olarak yine bugün, falafel denedim. Üstüne tatlımı yiyip çayımı da içtim. Mis...
Şimdi bir yanım diyor ki kurduğun düzen her an tepetaklak olabilir çıkar bokunu. Öbür yanım "Yavaş," diyor. "Sindire sindire..."
Devamı nasıl olur bilemiyorum ama tüm kaygılarıma rağmen, gelmeden önceki tüm mutsuzluğuma rağmen bir şeyler bir şekilde yolunda. Camdanmış gibi, her an kırılacakmış gibi ama yine de yolunda. Şimdi bana, illüzyon mu yoksa kalıcı mı bilemediğim bu düzenin keyfini çıkarmak düşer.
Hediyelerimi paketlemem gerekiyor ama kendimi bilgisayarımın karşısında buldum. Bu da demek oluyor ki yazma vaktim gelmiş. Neredeyse üç aydır yazmıyorum. Aylar hızlı geçti. Gerçi zaman, yaşarken hızlı geçmiyor. Harcanıp bitirildiğinde fark ediliyor hızı. Bu üç ayı kendime özetleyecek birkaç kelime yazacağım.
Buzlu bardak, kahve, küfür, yorgunluk, heves, arı, yeni, eski, iltifat... Bir sürü kelime daha çıkarabilirim. Hatırlamak isteyeceğim ve istemeyeceğim bir sürü şey yaşandı. Bugün bir değişiklik yapacağım. İç dökmek için yazmak yerine, ileride okuduğumda beni mutlu edecek detayları yazacağım. Ben hatırlamak istemediklerimi arka plana atıyorum şimdilik.
Bir kafede işe girdim. Sırf kendim için. Keyif alacağımı düşünmeden hem de. Başlarda çok yorucu olan bu işe alışınca tüm eksi yönlerine rağmen acayip keyif aldım. Ben sosyal bir kelebeğim. Yeni insanlar görmeye bayılıyorum. Kafe de bunun tam ortamı. Bir sürü yeni insan tanıdım. Bunları hatırlamak istiyorum.
Blogları Canlandırma Projesi de olmasa elim varıp da bir şeyler yazamayacağım sanırım. Bir ay daha geçti -hatta üzerine 15 gün daha- ve ben bu ayın konusu için buradayım. Şimdi düşününce iyi ki katılmışım diyorum. Bu ay için çocuk, aile, dostluk temalarından istediğimiz ya da istediklerimiz hakkında okumalar, izlemeler yapacaktık. Ben de bu ay için iki film izledim.
Üç farklı kitap alışverişi yaptım. Halbuki kendime bir de söz vermiştim. İki kitap bitirmeden bir tane yeni kitap almayacaktım. Çünkü istifçi gibiyim, durmadan kitaplığımda birikiyorlar. Eh, biblo değiller ki... Süs olarak gösterelim diye yoklar, amaç içini açıp okumak. Karşısına geçip kitaplığımı izlemeyi de seviyorum tabi de o ayrı mevzu. Neyse. Tutamadım kendimi. Aldım vallahi.
Sizde de var mıdır bilmem, pandemi yüzünden eve kapanalı beri deli dehşet alışveriş yapıyorum. Hadi kitaplar neyse, gerekli gereksiz, ne varsa alıyorum. İhtiyacım olduğunu bile bilmediğim bir şeyle karşılaşıyorum "enee, lazım bu lazım," diyorum. Allah kahretmesin, tüketim toplumunun piyonlarından biriyim. Ama düzelecek. Ramazan bir gelsin hele, tutacağım oruç yalnızca açlık orucu olmayacak. Kendimde düzeltmek istediğim bir alay şey var. Onlara da uğraşacağım innnnnşaaaalllah. Amin. Şimdi fotoğrafta gördüğünüz kitaplarımın yalnızca birkaçına değineceğim.
'Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?' kitabını da arkadaşımdan aldım gerçi. Ama kalanların hepsi benim seçimim.
Kürk Mantolu Madonna'yı bir arkadaşıma hediye etmiştim. Kitaplığımda olmasını istediğim için bir tane de kendime aldım. İlerde tekrar okurum, ben okumasam gelecekte, çoluğum çocuğum okur. <3
Rüyaların Yorumu gözümü korkutuyor, epey kalın. Yavaş yavaş artık...
Oyunbozan, BCP sırasında karşılaştığım bir blog yazısından aklımda kaldı. Yazıyı bulursam eğer buraya da etiketleyeceğim ama hangi blogtu inanın hatırlamıyorum. Harlan Coben okuyordum lisedeyken. Bakalım aynı tadı verecek mi?
Kamelyalı Kadın'ın korkunç, kötü bir kapağı var. Ama Martı Yayınlarının bu setinden Masumiyet Çağı'nı okumuştum. Çevirisi fazlasıyla iyiydi. Kitabı kapağına göre yargılamamalı değil mi? Sonuçta klasik.
İşte böyle.. Aralarında okuduklarınız var mı? Öneriniz olursa ilk ondan başlarım belki okumaya. Görüşmek üzere. ^^